![]()
Kazablanka havaalanında bilet işlemleri için kuyruktaydım. Sıra bana gelince bankoya doğru adım atmıştım ki, yan sıradaki bir karı koca tazı gibi fırlayıp önüme geçtiler.İtirazımı duymazlıktan geldiler, ben de uzatmayıp sustum. Nefs-i emmareme, ‘Gel, kendilerine sıraya tabi olmama ayrıcalığı tanıyıp hak hukuk çiğneyen şu iki insanın kazancı ne olacak, birlikte bir bakıp ders çıkaralım’ dedim. Onlardan sonra benim de işim bitti, pasaport kuyruğuna girdim.Karı koca da yan kuyruktaydı. Benden topu topu beş dakika önce işlemlerini tamamlayan çiftle uçuş kapısında yine karşılaştık. Aynı uçağa aynı vakitte bindik. Uçuş kapısına beş dakika daha önce gelmek için başkalarının hakkını çiğnemeye değer miydi, o zaman bunu niye yapmışlardı? O an, nefs-i emmarenin ahmak olduğuna bir kez daha inandım.İstanbul’a indi uçak. Pasaport kontrolünden geçtim, yolculuğa birlikte başladığımız bavulu bagaj teslim yerinde beklemeye koyuldum. Nihayet bavulum bir canavarın ağzını andıran delikten pat diye düşüverdi. Dört günün ihtiyaçlarının içine sığdığı o minik bavulla yolculuğu birlikte hitama erdirecek oluşumuzun sevinciyle, iki dostun kavuşması gibi birbirimize kavuştuk.Kulpundan tutup onu tekerlekleri üzerinde ağır ağır sürükleyerek dış hatlar terminalinin çıkış kapısına yakın yere varmıştım ki, koca salonu inleten bağırış çağırışla daldığım düşüncelerden sıyrıldım. Dış hatlar terminalinin çıkış kısmında bulunan gümrük bankolarından geliyordu sesler. Orada görevliler bir yolcuyu tam çıkış kapısında durdurmuş, bavulunu incelemek istediklerini söylüyorlardı.Yolcu, önce “Bu kadar yolcu arasında inceleyecek bavul olarak benimkini mi buldunuz?” diye itiraz etti. Sesi sert ve öfkeliydi.Görevli, sakince “Sizden şüphelendik, bavulunuzu incelemek istiyoruz.” dedi.Bu cevap karşısında yolcunun öfkesi iyice kabardı, bas bas bağırarak, “Bende şüphelenecek ne gibi bir hava var ki bavulumu inceleyeceksiniz.” diye koca salonu çınlatıyordu.Sonrasında ne oldu bilmiyorum. Çıkış kapısından çıktım ve otoparka doğru yürüdüm. Sonrasında üzerinde epey bir düşündüm, bu yolcunun esas derdi nedir diye. Görevlilerin bavul inceleme taleplerinde bir sorun görünmüyor, ortada bir hukuksuzluk göze çarpmıyordu.Arabaya bindim, Anadolu yakasına gitmek için ikinci köprü yoluna girdim, yoğun bir trafik vardı. Kalk dur ağır aksak gidiyorduk. Üç dört aracın güvenlik şeridinden vın diye gazı kökleşmiş halde güvenlik şeridinden geçtiğini müşahede ettim. Binlerce araç normal şeridi kullanırken, bunu aptal ve salak olduklarından değil, hak ve hukuk bunu lüzumlu kıldığından yaparken, bu araçların sürücüleri kendilerinde hangi farklı hususiyet olduğunu addediyorlardı?Zihnimi şöyle bir yokladım ve bu şahısların hususiyetlerini zihnimde canlandırdım. Sorunun temelinde özel hissetme vardı. Kendilerinin diğer insanlardan daha üstün olduklarına dair zehirli bir vehme kapılmış gidiyorlardı. Seçkin bir zümreydiler, adeta ve özel hak ve ayrıcalıkları doğuştan hak etmişlerdi.Bu şahıslar insanlardan bir şey talep ettiklerinden “hayır” cevabı almayı kabullenemezler. İstediklerini elde edemezlerse kızar veya sinirlenirler. İsteklerinin önüne taş konulmasından ve kısıtlanmaktan nefret ederler. Özel biri olduklarından, başkalarına koyulmuş kısıtlamaları kabullenmek zorunda olmadıklarına inanırlar. Mesela, bir kuyrukta herkes gibi beklemek yerine kendilerine kıyak geçilmesi için can atarlar. Kurallar başkaları için vardır, onlar için değil. Onların yaptıkları, ettikleri diğerlerininkinden daha önemlidir. İnsanlar istediklerini hele bir yapmasın. Sinir küpü olurlar.Bu insanlar mutlu mudur peki? Zehirli bal insanı mutlu ederse, bunlara da mutlu denebilir. Çevredeki insanları öyle bıktırırlar ki, yalnız bir kovboya dönüşürler. Yaşlılıkları koca bir yalnızlıktır. Aileleri dağılmış, karısı ya da kocası çoktan terk etmiş, çevrelerindeki dalkavuklar, riyakarlar uzaklaşmış, çocukları bile görüşmekten kaçınmaktadırlar.Bavulunun incelenmesine itiraz eden yolcuyu tahayyül ettim. Hiç yoktan kızdı, sinirlendi, arabasına öfkeyle bindi, belki de o öfkeyle gidip bir arabaya arkadan bindirdi. Ya da emniyet şeridinden geçti, ileride polise yakalandı, ceza yedi.Özel muameleyi hak ettiğini düşünenlere hayat adil davranır. Onlar da hastalanırlar, burunları akar, sırtları kaşınır, kaza geçirirler, yaşlanırlar, belleri ağrır, beyinlerinde tümör gelişir ve en kötüsü de ölürler.Bana en korkunç gelen, Ölüm Meleği geldiğinde bu insanların ne yapacağıdır. Ölüm Meleği’ne, “Hey ne oluyor, sen de kimsin be, ben özel biriyim, daha yaşamak istiyorum, ruhumu alamazsın” lafları sökmez, ruhunu bedeninden söker alır insanın.Nefs-i emmaremizi özel biri olma, ayrıcalıklara talip olma hevesinden vazgeçirsek iyi olacak. Yoksa, Azrail’in bize torpil geçeceği falan yok.Le Trio JoubranSon günlerde, hepsi de ud çalan üç Filistinli kardeşten müteşekkil ‘Le Trio Joubran’ grubunun şarkılarını dinler oldum. “À l’ombredesmots (In the Shadow of Words)” albümü, ünlü Filistinli şair Mahmud Derviş’in kendi sesinden şiirlerine yer verme hususiyetine de sahip.“Yarın buluşalım”Mahmud Derviş’in şiirlerine bir göz atayım derken “Yarın Buluşalım” şiiriyle karşılaştım. Bir erkeğin bir kızla buluşmasında yaşadığı düş kırıklığı şiirle ancak bu kadar güzel anlatılabilir.“Üç kelime fısıldadı kulağımaSıkarken elimi:En önemli olayıydı günün:‘Yarın buluşalım’Ve yol gizledi o sevgiliyiTıraş oldum iki kezİki kez parlattım ayakkabılarımıElbisesini aldım arkadaşımın-ödünç iki liraSütlü kahve ve tatlı ısmarlamak için onaGülümserken sevdalılarTek başımayımİçimde bir hisBiz de güleceğizBelki yoldadır o.Unutmuştur belkiBelki…belki..İki dakika daha.Dört buçukYarım saat geçtiVe bir, ikiUzandı gölgelerSözünde durmadı oDört buçukta.”